Hobi Yazıları,  Kısa Hikayeler

Kısa Hikayeler – Yolunu Kaybetmiş: Ava

Kısa Hikayeler

Gözümü açmaya çalıştığımda acıyı hissettim. Daha ışığı göremeden tekrar kapatmam gerekti. Gözlerimi kırpıştırdım. Endişelenecek bir şey yoktu. Her sabah olduğu gibi, lenslerim gözlerime batıyordu. Artık uyumadan önce lensleri çıkarmayı öğrenmeliydim. Komodinin üzerinden solüsyon şişesini aldım ve gözlerime birkaç damla damlattım. Kendine gelmesi için gözlerimi birkaç kez daha kapatıp açtım. Yine aynı his. Yolunu kaybetmiş, boşlukta süzülerek uyuklayan ruh halim. Uyuklamayı, uyandığım zaman bile sürdürmeye devam ediyor. Kendini bir şeyler için hazırlıyor gibi. Gözlerimi açabilmek için verdiğim savaştan sonra, bu ruh halini yaşıyordum her sabah. İnsanların sabah rutinlerinde, duş almak, spor ve kahvaltı yapmak varken benimkinde çabalamak var. Hatırlıyorum, henüz lise sonlardayken bu zamanları düşünüp o kadar geleceğe açılmaya gerek yok çünkü olacak olan beni bekliyor derdim. Evet, doğru tahmin etmiş mi oluyorum yoksa doğru hissetmiş mi oluyorum bilmiyorum. Kaybolmayı o zamandan kendime hedef koymuş olmam da güzel olmuş. Future Ava problemlerine hoş geldiniz.

Yataktan kalkıp bir kivi yiyebilmeyi düşündüm. Ayaklarım yere basmaya ve gerçekliğe geçmeye hazır mıydı? Evimin yakınlarındaki ormanda koşu alanını düşündüm. Evet, gerçekliğin en güzel kısmına geçişi başlatıyordum. Günlerimi nasıl geçireceğimi önceden düşünmüyordum. Böyle şeylere ihtiyacım yoktu. Çünkü zaten bir işim ya da bir okulum yoktu. Hayal edince güzel gibi görünüyor. Ama yaşadıkça her dakika içinizden ağlıyorsunuz. Sonunda yatağımdan ayrılmıştım. Kalkıp yatağımı toparladım. Üzerime koşuya uygun bir şeyler giymek için dolabıma doğru yöneldim. Bir basic t-shirtü ve mavi koşucu shortumu üzerime geçirdim. Çalışma masamın üzerinden, dünkü çalışmamdan kalan boyaların arasından bir toka geçirdim elime. Saçlarımı at kuyruğu yapıp odamdan çıktım. Evde kimse yoktu. Mutfakta bir kivi yiyerek yanıma bir şişe su aldıktan sonra dışarı çıktım. Çıkar çıkmaz tenimde bir ürperti hissettim. Sabah ne penceren bakmak ne de telefonumdan hava durumunu kontrol etmek zahmetine girmediğim için yağmurlu ve hafif serin havayı görmemiştim. Yağmurlu hava.. Bugün gerçekten şanslı günümde olmalıydım. Bu havayı hak edecek ne yapmıştım? Evin kapısından sokağa doğru bir kaç hızlı adım attım. Adımlarımı hızlandırdıkça tenime çarpan serin hava daha da güzelleşiyordu. Köşeyi dönüp ana yola çıktım. Hızlı adımlarım şimdi yavaş yavaş koşuya dönmüştü. Güzel havanın ahengine kapılıp ormanın yakınlarına kadar gelmiştim. Bu havayı daha da verimli kullanmam gerekiyordu. Cebimden kulaklıklarımı çıkartıp kulağıma taktım. Bir Alec Benjamin şarkısı açmanın tam zamanıydı. Eminim bu atmosferi görse o da kendi şarkılarından birini açıp dinlemek isterdi.

Ormanın girişinde durup gözlerimi kapattım. Hafif çiseleyen yağmurun üzerime yağışını hissettim. Yağmurdan ıslanan toprağın kokusunu içime çektim. Kuş seslerinin beni başka bir yere taşımasına izin verdim. Gözlerimi açmak istemiyordum. Buradaki huzuru bir daha asla hissedememekten korkmuştum. O kadar hafif hissediyordum ki.. Önünde durduğum ormana hükmedecek gücü şu an kendimde bulmuştum. İçimde bir şeylerin patlayarak beni havaya uçurmasına az kalmıştı. Ruhum, bedenimin artık bana yük olmasını istemiyor gibiydi. Bir uğultu… Yüzümü buruşturdum. Nereden geliyordu bu ses? Ellerimi kulaklarıma götürdüğümü biliyordum ama ellerimi hissetmiyordum. Gözlerimi açamıyordum. Uğultunun beynime kıymık gibi saplanışını hissediyordum. Daha fazlasını istemiyordum. “Yeteer! Dur artık!”. Dizlerimin üzerine çökerken buldum kendimi. Kendi sesimi bile duyamamıştım. Gücümü tamamen kaybettiğimi hissediyordum artık. Ne oluyor? Nerede olduğumu bile unutmuştum. Her sabah uyandığımda gelen o güçlü his doruklardaydı şimdi. Boşlukta mıydım? Neden gözümü açamamıştım? Uğultu yavaş yavaş etkisini kaybetmeye başlamıştı. Ellerimi kulaklarımın üzerinde hissetmeye başlamıştım. Acıyla inledim. “Ah!”. Bunu söylediğimi duymuştum. Sonunda başka bir ses duyabilmiştim. Kendi sesimi duyabilmiştim. Yavaş yavaş arkadan gelen kuş seslerini işitmeye başlamıştım. Gözlerimi aralayıp neler olduğunu görme arzum yüzünden yerimde duramadım. Merak duygum o kadar kabarmıştı ki dayanamadım. Gözlerimi araladığımda ellerimi gözlerimin önüne getirmeme sebep olan güneş ışığıyla karşılaşmıştım. Gözlerimi deli gibi yakmıştı. Işığa alışmam yaklaşık bir dakikamı aldı. Etrafı yeni yeni görmeye başlarken tırnaklarımdaki kanı fark ettim ve yerimden sıçradım. Bu da ne? Sonra kulaklarımdaki ve kafamdaki acıyı hissettim tekrar. “Çok güzel.” Ellerimi hissetmediğimde o kadar çok bastırmıştım ki, kulaklarımın etrafını kanatmıştım. Etrafa göz atmak için başımı yerden kaldırmak istedim. “Aman tanrım! Bu güneş gerçekten bu kadar yakın mı?”. Işınlarını öyle sert gönderiyordu ki kendimi bir vampir gibi hissetmeme sebep oluyordu. Dur bir dakika. Güneş mi? Ben kaç dakika boyunca böyle kalmıştım? Yani kaç dakika uğultu ve karanlık içinde yüzmüştüm ki? Dizlerimin üstünde duruyorken yerlere baktım. Şaka mı bu? Her yer kuruydu. Yağmur damlalarından eser yoktu. Ama yağmur? Benim güzel yağmurum? Tabi bu güneş ışınları bir dakika içinde bile çıkmış olsa, yağmur damlalarının kurtulmasının imkanı yoktu. Kendimi toparlamaya çalışıp, kafamı kaldırdım.

“HAHAH, ne?”. Kafamın içinde gülme sesim yankılandı. Evet, bu kesinlikle bir rüyaydı. Hiç komik olmayan, ormanımı elimden almış bir uğultunun rüyasını görüyordum. “Tamam Ava. Nefes al. Nefes al ve düşün. Rüyadaysam hemen kendime uyanmamı söylerim olur biter. Bu kadar kolay. Öyle değil mi? Sonuçta sen yağmuru çok seviyorsun. Kabusunu başka ne konuda görecektin ki? Evet. Çok haklıyım. Tamam Ava. Uyan. Hadi uyan.” kendi kendime konuşuyordum. İşe yaramasını beklediğim şey kendi rüyamdan kendimi uyandırmaktı. O kadar astral seyehat bilgisi okumuştum sonuçta. Hepsi gerçek olabilirdi. Kendimi uyandırabilirdim. Etrafıma bakmaya korkuyordum. Aynı yerdeydim. Ormanın girişinde dizlerimin üzerinde bekliyordum. Ama.. Orman yoktu. Onun yerine bol güneş alan bir gölet vardı. Bu güneşle bir çölde gibi hissetmiştim aslında kendimi. Bu gölet işi bozmuştu şimdi. Ayağa kalkmak istemiyordum. Neden isteyecektim ki? Mantıklı değildi. Tamam. Kafamı toparlamam gerekiyordu. Kendimi hazır hissetmesem bile ayağa kalkacaktım. İlk denememde çok keskin bir ağrı ile ürperdim. Ah! Çok güzel. Dizlerimin üzerine çöktüğüm yerde dikenli bitkiler vardı. Elimi dizlerime götürdüm ve elimdeki taze kanı gördüm. “İnanamıyorum” Dikenlerden birkaçı dizime saplanmış kanatmaya devam ediyordu. Küçük sayılabilecek kan görüntülerine karşı eğitimliydim. Lisede kırılan kitaplık camının elimi küçücük kesmesiyle birlikte bayıldıktan sonra bu konuda psikolojik destek almıştım. Fakat bu kadar kan görüntüsüne karşı koymayı asla başaramamıştım. “Şu an olmaz Ava, lütfen bayılma..” Başka şeyler düşünmeye odanlanmalıydım ve şanslıydım ki düşünmemi gerektirecek çok şey vardı. Ayağa kalkma girişimimi tekrarladım. Etrafıma kısa bir göz attım. Karşımda duran bir göl, üzerinde nilüferler ve etrafında oturma alanları. İnsanların ziyaretine açık bir alan yani. Beni uyutup ormanımı yok ettiniz ve yapay göl mü eklediniz? Hepinizi bulup yakacağım. Etrafımda dönmeye devam edip çevreyi inceledim. Yol boyu uzanan güzel orman ağaçlarımın yerini süs ağaçları gibi duran bitkiler almış, kenarları renkli taşlarla süslenmişti. Sıralı ağaçların aralarına tam olarak anlayamadığım küçük heykeller koyulmuştu. Çevreme bakmaya devam ettikçe dehşet içinde kalıyordum. Hiç ev görmemiştim. Evimin bulunduğu sokağı ana yola çıkaran yolun başında köşede bir pastane vardı. Dönüşte oradan tansiyonumu düzenleyecek şeyler alırdım. Ama artık cupcakelerini çok sevdiğim pastane bile orada değildi. Sadece uzun yol aynı yerinde duruyordu. Bir an kendi canımı acıtmak istedim, rüyadan uyanabilmek için. Ama zaten yara bere içindeydim. Eğilip dizlerimin halini kontrol etmek istedim. “Ayakkabılarıma ne oldu?”. Bu sabah, bu ayakkabıları giymediğime emindim. Sonra fark ettim ki üzerimde mavi bir elbise vardı. Sanki bir iş toplantısına gidiyor gibiydim. İş toplantısına gidiyorken, dikenli çamura batmış…

Yoldan gelen bir araba sesinden sonra birinin benimle konuştuğunu fark ettim. “Heyyy! Hey Mia! Duymuyor musun beni? Aman tanrım sana ne oldu böyle?”. Bana doğru hızlı adımlarla gelen Emma’ydı. İlkokulda öğretmenin bizi aynı sıraya oturtmasından beri en yakın arkadaştık. Onu gördüğüme her zaman çok sevinirdim ama şu an ki sevincim çok fazlaydı. Heyecana kapılıp ona doğru hızlı bir adım atmayı denesem de çok hızlı olamadım. Koşarak gelip bana sarıldı. İhtiyacım olan şey tam da buydu. Biraz da olsa evimde gibi hissetmiştim yeniden. “Emma! Seni gördüğüme inanamıyorum, neler oluyor anlamıyorum” Bir an yüz ifadesi değişti ve suratıma ne söylediğime anlam vermeye çalışır gibi baktı. “Mia, sen iyi misin? Aman tanrım kan içindesin, kafanı bir yere mi çarptın?”. Bana neden Mia diye seslendiğini anlamamıştım ve daha cevap vermeme fırsat bırakmadan tekrar konuşmaya başladı. “Mia, seni hemen hastaneye götürmeliyiz, bana tutun”. Henüz bir şey söyleyemeden beni arabaya doğru sürüklemeye başlamıştı. Arabanın ön koltuğuna beni yerleştirdikten sonra sürücü koltuğuna geçti. Telaş içinde arabayı çalıştırırken “Hafızanı mı kaybettin? Mia beni hatırlıyorsun, değil mi?”. Elbette onu hatırlıyordum. Artık kafam daha fazla karışmaya başlamıştı. “Emma, seni tabi ki hatırlıyorum. Ben sadece her gün yaptığım gibi koşuya çıkmak istemiştim. Üzerime bir şimşek çakacağını nereden bilebilirdim ki?” Ne? Bunu neden söylemiştim ki şimdi? “Emma da kim? Ah tatlım, sanırım beni karıştırıyorsun. Ben Olivia. Hani ilkokulda aynı okula gitmiştik.” Tamam. Artık paniğe kapılabilirdim. Emma kim mi? En yakın arkadaşımın yanındaydım ve kendisinin Emma olmadığını mı söylüyordu? Gerçekten kafamı bir yere çarptım da onu Emma mı sanıyordum? Yok, hayır. Eminim. Karşımda duruyor işte. “Sen Emma’sın.” Bana acıyan bir bakış attıktan sonra yola devam etti. Birkaç dakika sessizlikten faydalanarak kafamı toparlamaya çalıştım. “İşte, geldik. Hadi Mia.” Bana hala Mia diyordu. “Bana neden sürekli Mia diyorsun, Emma artık korkmaya başlıyorum.” Koluma girip yürümeme yardım ederken “Çünkü adın Mia” dedi. Birkaç pansuman ve tetkiklerin ardından hastaneden ayrılırken Emma “Çok garip. Hafızanda hiçbir sorun görünmüyor. Sanırım yine psikolojik” dedi. Yine mi? Bence hafızasını yitirmiş olan sensin demek istedim. Yanımda olduğu süre boyunca eski arkadaşlığımızın verdiği sıcaklığı hissedemedim. Bana sıradan bir tanıdığıymışım gibi davranıyordu. “Seni eve bırakayım, Lily merak etmiştir.” Lily mi? Bir başka beni tanımayacak insan daha mı? Bir şey söylemedim. Eve gitmeyi çok istiyordum. Lütfen evim eski yerinde ve eski halinde olsun lütfen. Uzun yolun sonunda, köşebaşından sola döndük. Biraz rahatlamıştım, en azından adresim hala aynıydı. Sokağıma girdiğimizde üzerime bir kara bulut oturdu. Neden bütün ağaçlar bu şekilde biçilmişti ki? Bunlar da ne böyle, ağaç bile değillerdi. Uzun gövdeleri, üç adet top şeklinde biçilmiş yeşillikle destekleniyordu. Düşünmeye devam ettikçe daha çok korkmaya başladım. Bu ağaçlar ve dizlerime batan dikenler dışında hiç bitki görmemiştim! Ağaçların hepsi böyle miydi?

Evimin önüne gelmiştik. Park edip “Tamam şimdi gidip biraz dinlen, Lily’i arayıp ondan bilgi alırım” dedi. Ne oldu sana böyle? Benimle birlikte eve bile girmeyecek miydi? Teşekkür edip aşağı indim. Mutsuz bir halde cebimdeki anahtarları aradım. Tabi ki yok, çünkü shortum yok, çünkü bu elbise, aman tanrım. Neden bir elbise giyiyorum? Kapıyı çaldım. Birkaç saniye sonra kapıyı ilkokuldan tanıdığım Trace açtı. Evimde ne işi vardı ki? Uzun zamandır hiç görüşmemiştik. Annesi bazen aile ziyaretine gelirdi. Bu da o günlerden biriydi herhalde. “Mia!! İyi misin! Olivia arayıp olanları anlattı. Seni bekliyordum. Mia beni çok endişelendirdin, bu halin ne? Lütfen yine haplarını almayı bıraktığını söyleme bana.” Hangisine daha çok şaşırmam gerektiğini bilemediğim için cevap veremedim. Elimden tutup beni oturma odasındaki koltuğa oturttu. Evdeki düzen ve eşyalar aynıydı. Gerçekten evimde gibi hissettirmişti. Odama bakmak için ayağa kalktım “Mia benimle konuş lütfen” Trace’in ses tonundan bana sinirlenmeye başladığını anlayabiliyordum. Odamın kapısını açıp içeri girdim. Çalışma masam haricinde her şey değişmişti. Daha modern yüksek ve çift kişilik bir yatak vardı, her zaman kıyafet sallanan dolabımın yerinde büyük geniş odacıkları olan bir gardrop vardı. İçinde asla giymeyeceğim, şu an üzerimdeki elbiseler gibi milyonlarca elbise vardı. Trace arkamdan seslenince ürküp yerimden sıçradım. “Doktorunu arıyorum, haplarını kullanmayı bıraktığını ona söyleyeceğim. Beni bu kadar üzmeye hakkın yok Mia.” Dolaptan elime geçen ilk shortu ve t-shirtü üzerime taktım. Ne olduğunu çözmem gerekiyordu ve oraya tekrar gidecektim. “Trace, neden burdasın?” Şoka uğramış bir ifadeyle yüzüme baktı. “Trace mi? Benim adım Emma! 15 yıldır arkadaşız ve adımı mı unutuyorsun. Bu asla olmamıştı. İlaçlarını bıraktığın zaman bile beni istiyordun yanında.” Ne? Ne hissedeceğimi ya da düşüneceğimi bilemeden ağzım açık ona bakıyordum. “Bu kadar yeter Mia, doktorunu buraya çağıracağım.” odamdan çıkarken kapıyı kapattı.

Dizlerimin üzerine çöküp ağlamak istiyordum ama onu bile yapamazdım. Kafamı toparlamaya ve mantıklı düşünmeye çok ihtiyacım vardı. Dışarıdan gelen kısık su sesiyle arkamı döndüm ve perdeyi açtım. İhtiyacım olan şey tam da buydu, yağmur başlamıştı. Her şey o kadar hızlı oluyordu ki beynimin içinde kendime oyunlar oynadığımı düşünmeye başladım. Aklıma gelen en mantıklı şeyi yapmak için pencereyi aralayıp dışarı atladım. “Ağlamak istiyorum”. Atlamanın etkisiyle dizlerim tekrar kanamaya başlamıştı. Ne kadar hızlı olabilirse o kadar hızlı yürümeye başladım. Uzun yola çıkıp her şeyin başladığı yere gitmek istiyordum. Yağmur daha da artmaya başladı. O yakıcı güneş ışınlarından eser kalmamıştı. Beynim çalışmayı durdurmuş, buradaki yakın arkadaşımın Emma değil Trace olmasından başka bir şey düşünmüyordu. Nasıl olabilirdi? Emma buradaydı, Trace buradaydı. Ama farklı isimleri vardı. Farklı olaylar yaşamıştık. Emma değil Trace 15 yıllık arkadaşım olmuştu burada. Benim bile ismim farklıydı.. Aman tanrım. İzlediğim ya da okuduğum bir filmin içine mi düşmüştüm? Uzaylılar beni alıp başka bir evrene mi bırakmıştı? Başka evren.. Bu olabilir miydi? Uğultu.. Karanlık.. Bu mümkün mü? Adımlarımı daha da hızlandırdım. Merak içimi kemirmeye devam ediyordu..

“Mia!”

“Mia! Dur lütfen!” yol kenarına biri yaklaşmış arabanın içerisinden bana doğru bakıyordu. “Mia, hadi seni eve götürelim.” Araçtan inip yanıma doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça bu kişinin lise öğretmenlerimden biri olduğunu gördüm ama ismini hatırlayamadım. “Lily haplarını kullanmadığını söyledi ve beni çağırdı. Mia halüsinasyon görmeyi istemediğini sanıyordum. Bu konuyu daha önce konuşmuştuk” Halüsinasyon mu görüyordum? Hiçbir şeyi yerine oturtamadım. Kendimi o boşluğa koymuştum tekrar. Daha fazla bir şey öğrenmek istemiyordum. Ellerini üzerimden çekip koşmaya başladım. “Mia nereye gidiyorsun!”

Arkamdan bağırmasına umursamadan koştum. Dizlerimin acısına aldırmadan koştum. Hiçbiri gerçek değildi bu olanların. Koştukça yağmur damlalarının tenime hızlı hızlı çarpmasını hissettim. Hava gittikçe kararmaya başlamıştı. Yağmur o kadar hızlı yağmaya başlamıştı ki, sanki beni cezalandırıyordu. İçimdeki o anlamsız boşluk koştukça artmaya başladı. Şimdi o yakan güneş ışınlarının yerini şimşeklerin ışıkları almıştı. Ormanın başlangıcına, yani her şeyin başladığı yere geliyordum. Daha hızlı koşmaya başladım, içimde engel olamadığım bir istekle gözlerim kapandı. Çakan şimşeklerin aydınlığını gözüm kapalıyken bile görüyordum. Yağmuru en ince ayrıntısına kadar hissetmeye başladım.. Ben koştukça daha çok yağıyor, yağdıkça daha hızlı koşuyordum. Bir şimşek. Koşmayı bırakıp dizlerim üzerine düştüm. “Olmasın, hayır, lütfen olmasın!” Uğultu kendini tekrarlıyordu. O inanılmaz tiz ses kulaklarımdan giriyor bütün vücudumu etkisi altına alıyordu. Ellerimi yine kulaklarıma götürdüm ama his yoktu. “Daha fazla dayanamayacağım! Lütfen bit artık.. LÜTFEN!” bağırıyor ama sesimi duyamıyordum. Kendimi o soğuk karanlığa teslim etmeye karar verdim. Zaten kapalı olan gözlerimi ellerimle kapattım. Yerdeki o boşluğa uzanıp bitmesini bekleyecektim…


Gözlerimi açmaya çalışırken yine bir uykudan uyandığımı ve bir solüsyona ihtiyacımın olduğunu fark etmem uzun sürdü. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Her şey bulanıktı. Bu sefer ışığı görmeye çalışmak çok daha zor gelmişti. Uzanıp komodinin üzerinden solüsyonumu almak istedim. Ama hareket edemedim. Kollarımı birinin bağladığına emindim. “Aman tanrım uyanıyor! Anne doktorlara haber ver, Ava uyanıyor!” etrafımda birileri vardı. Konuşmalarını yarım yarım duyabiliyordum. Ama bana Ava dendiğini çok net duymuştum. Gözlerimi araladım. Gördüğüm ilk şey bir serum torbası oldu. Kafamı hareket ettiremiyordum. Biraz zorladım. “Ava! Uyandın! İyisin, korkma Ava sadece hareket etmemeye çalışmalısın. Her yerinde alçı var şu anlık tatlım, lütfen kendini zorlama”. Her yerimde alçı mı vardı? Ama neden? Son hatırladığım şey yağmurun altında uzanıp kendimi o yolunu kaybetmiş karanlık boşluğa bırakmaktı. “Ne oldu bana?” dedim kendimi konuşmaya zorlayarak. “Hatırlamıyor musun? Çok yakınında bir yere şimşek düşmüş Ava!” dedi Trace. Ne? Burda da mı sen varsın? ve Şimşek. Aklıma Emma’ya kurduğum o cümle geldi. Üzerime bir şimşek çakacağını nereden bilebilirdim ki? Bunu da çok net hatırlıyordum. “Trace!” diye atıldı Emma. Ah! Emma. Buradasın işte. Benim gerçek arkadaşım. “Ava, merak etme iyisin, iyileşeceksin, 15 yıldır her şeyi birlikte atlattık, bunu da birlikte çözeceğiz. Sen iyileşene kadar seninle birlikte kalacağım.” dedi Emma.

Normale dönmüştük. Ben, bendim. Her yerimde alçı olsa bile her şeyin normale dönmesine o kadar sevinmiştim ki. Derin bir nefes aldım. Almaya çalıştım… Düşündüm. Mia da bendim, Ava’da. Artık içimdeki boşluk gitmiş gibi hissediyordum. Liseden beri benimle olan, her uyandığım güne benimle başlayan o kocaman yolumu kaybettirmiş hissettiren uykulu karanlık boşluk, artık gitmişti.


Yazar: Fatma Uçkan

kısa hikayeler

Yolunu Kaybetmiş: Ava, Yolunu Kaybetmiş: Ava, Yolunu Kaybetmiş: Ava, Yolunu Kaybetmiş: Ava, Yolunu Kaybetmiş: Ava, Yolunu Kaybetmiş: Ava

Diğer hikayeler için Sanat kategorisini ziyaret edebilirsiniz.

Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir