Hobi Yazıları,  Kısa Hikayeler

Kısa Hikayeler : Henüz Bencilken

kısa hikayeler

Saat sabahın 5’i bile olmamıştı. Yaklaşık 1 saattir güneşin doğuşunu bekliyordum. Bu saatlerdeki serin havayı çok seviyordum fakat bu şu an sahip olmayı istediğim tek şey değildi. Erkenden uyanmıştım çünkü çok heyecanlıydım. Bugün Chris ile paraşüt denemesi yapacaktık. Karavanın içinde Chris uyurken üşümesin diye camları açmayıp dışarı çıkmayı tercih etmiştim. Dünden kalan ateşi biraz da olsa canlandırmıştım. Hava şu an tam istediğim gibiydi. Ateşin ısısını avuçlarımın içinde, havanın serinliğini de yanaklarımda hissediyordum. Dağların yakınlarında konakladığımız için diğer sabahlardan biraz daha serindi bugün. Hava yeni yeni aydınlanmaya başlamıştı. Bu yakınlarda bir nehir de vardı. Ateşin başında nehrin ve yeni uyanmış kuşların sesini dinlemek meditasyon gibiydi.

kısa hikayeler

Bulunduğumuz alan ormana da yakındı. Hava aydınlandıkça yeşilin ve mavinin etkileri daha da artıyordu. Sakinlik ve huzur. Görebileceğiniz her yer yeşildi. Bu benim en sevdiğim şeylerden biriydi, bir rüya gibiydi. “Bu kadar erken kalkmana gerek yoktu” Chris’in sesiyle birlikte irkilmiştim. Arkamı döndüğümde karavanın kapısında onu gördüm. Yeni uyandığında yanakları kırmızı, dudakları şiş olurdu. Siyah saçları dağılmıştı. Üzerinde Groot’un olduğu bir sweat vardı. Yani her sabah olduğu gibi muhteşem görünüyordu. Gözlerini yarım yarım açmış gülümseyerek bana bakıyordu. “Günaydın. Saat kaç?” dedi. Kolumdaki saate bakıp “6’ya gelmek üzere, günaydın. Ben daha erken uyanmıştım. Bugün için çok heyecanlıyım” dedim. Yanıma gelip yanağıma bir öpücük kondurdu. “Bugün kahve içmiyor musun? Yapmamı ister misin?” dedi. Heyecanımdan ya da onu uyandırmamak için ses yapmamaya çalışmaktan kahve içmeyi unutmuştum. “Evet, çok isterim” Karavana kahve hazırlamaya dönmüştü. Hava aydınlandıkça serin hava azalıyor ve ısınmaya başlıyordu. Üstümdeki hırka artık fazlalık gibi hissettirmişti. En azından ateş bunu fark etmiş ve kendini yok etmeye başlamıştı. Oturduğum sandalyeden kalkıp karavana girdim. Üzerimdeki hırkayı çıkartıp karavanın kapısındaki askıya astım. Bu arada Chris tezgahın önünde ayakta durmuş bir şeyler atıştırıyor aynı zamanda da kahveleri hazırlıyordu. Kahvaltı yapmayı pek sevmediğim için oturup tek başına kahvaltı masası hazırlamazdı. Benim için bir kupa kahve ve yeşil bir elma ideal kahvaltıydı. Kahveleri öğütüp bardaklara koyarken “Ne taraftan gideceğimize baktın mı?” dedi. Ah, eğer erken kalkarsam bana yolları araştırmamı söylemişti dün gece uyumadan önce. Tamamen aklımdan çıkmıştı. “mmm…” diye geveledim. “Anlaşıldı, sadece serin havanın tadı çıkarılmış hem de bensiz” dedi eğilip burnumu öperken. Gülümsedim. Dünden kalan yorgunluğunun geçmesini istemiştim. Bu yüzden onu uyandırmamaya çalışmıştım. Kamp ateşlerini uzun uzun sevdiğim için çok fazla odun toplamıştı dün. Yani sırf benim için. Tamamen dinlendikten sonra kendi kendine uyanmasını istemiştim.

kısa hikayeler

Kahveler hazır olunca çıkıp sönen ateşin başındaki sandalyelerimize oturduk. Chris dünden kalan odunlardan biraz daha atıp ateşi alevlendirmek istemişti. “Şimdi yollara bir bakalım” dedi. Elindeki tabletten dağda yüksek bir yere ulaşabilmemiz için güvenli bir yol araştıracaktı. Bir şeylerle meşgul olurken onu izlemeyi seviyordum. Her zaman çok çalışkandı. Hayran olduğum diğer özelliklerinden biriydi bu sadece. Onu izlerken hayatımı düşündüm. Daha ne kadar güzel olabilirdi ki hayatım? Her şeyden önce iyi bir kalbi vardı ve sadece anlayış dolu yanı bile kendine aşık etmeye yeterdi. Gözlerimi ondan ayırabildikten sonra etrafa bakındım. Doğayı seviyordum. Yeşillerin arasında olmak beni her zaman çok mutlu etmişti. Kuş sesleriyle birlikte uyumak, esen rüzgarı teninde hissetmek beni cennette gibi hissettirirdi. Bunlar sadece eklerdi. Asıl güzel olan Chris’in her zaman yanımda oluşuydu. Her saniyemizi birlikte geçirip asla sıkılmazdık. Onunla geçirdiğim her an mutluydum. Ayrıca doğayı da benim kadar çok seviyordu. Oturduğum sandalyede arkama yaslanıp kafamı göğe kaldırdım. Masmavi gökyüzü bugün beni seviyordu. Tahminlerime göre hava ne çok sıcak ne de çok soğuk olacaktı. Tabii ki bunu öğrenebileceğim yerler vardı. En basiti telefonumdu. Tahmin etmek daha eğlenceliydi ve kendimi bu konuda geliştirmeyi hedefliyordum. Ayrıca Chris çoktan bugünün hava durumuna bakmış ve uygun görmüştür diye düşündüm. Hava durumu ile ilgili ben sormadan bir şey söylememesini istemiştim. Araştırması bitmiş olacak ki “Tamamdır. Kahvelerimiz bitince hazırlanabiliriz.” dedi. Yüzümü gökyüzünden ona çevirdim. “Oley!” Kupamın içinde kalan üç yudum kahveyi de heyecanla içip ayağa kalktım. “Bitti işte, hadii!” Heyecanım her yerimden belli oluyordu. Şaşkın bir gülümsemeyle bana bakıyordu onu ellerinden tutup çekiştirirken. “Tüm hafta enerjini buraya sakladığını biliyordum. Şuna bak! Güçlenmişsin.” Ayağa kalktı ve beni kucağına aldı. “Buna değeceğine eminim.” dedi birlikte karavandan içeri girerken. Tabii ki değecekti! Tüm hafta bunu beklememin yanında her zaman merak ettiğim bir şeydi paraşüt. Paraşütten dönüşte sıcak ateşimizin başında yiyeceğimiz yemeği bile düşünmüştüm. İçimden bir ses bugünün her parçasının mükemmel olacağını söylüyordu.

Birkaç dakika içinde tamamen hazır olmuştuk. Gerekli her şeyi yanımıza aldığımızdan emin olduktan sonra yola çıktık. Dağa giden yeşil yolda el ele yürüyorduk. Chris nereye gidiyor olursak olalım elimi asla bırakmazdı. Onda sevdiğim şeylerden biri de buydu. Beni her zaman güvende hissettirmeyi başarırdı. Diğer elindeki haritaya bakıp “Bu yolun sonlarında yukarı çıkabileceğimiz bir yol olacak. Biraz eğimli diyorlar. Ama bu alanda en güvenli yol burasıymış. Sadece çıkarken biraz dikkat etmemiz gerekecek.” dedi. Biraz eğimli olması mutluluğumu gölgeleyememişti. Paraşütü gerçekten çok istiyordum. Chris ilk söylediğimde kesin bir dille reddetmişti. Uzun uğraşlar sonucunda onu ikna etmeyi başarmıştım. Sanırım güvenli bulmuyordu. Ama ben istiyordum. Şimdi benim için bunu yapıyordu. O gerçekten hayran olunası bir insandı. Yürüdüğümüz yol taşlıydı. Kenarlarında uzun uzun ağaçlar vardı. Ağaçların altlarında böğürtlenler o kadar lezzetliydi ki Chris’i sürekli durdurmak zorunda kalıyordum. Aralarda çıkan birkaç dikenli bitkiden de nasiplenmiştik. Ellerimi çizen dikenlere aldırmadan böğürtlenleri toplamıştım.

kısa hikayeler

Bu yol çok uzun sürmemişti. Yolun sonuna doğru yaklaşırken hem uzun ağaçlar hem de böğürtlenler azalıyordu. Birkaç dakika daha yürüdükten sonra sağ tarafımızda kayalıklı yollar gördük ve önünde durduk. Buradan yukarıya iki tane yol çıkıyordu.“Anlayamıyorum. Haritada sadece bir yol görünüyor. Ayrıca bloglarda okuduğuma göre de bir tane yol olması gerekirdi.” dedi. İki yol olsa bile en fazla ne olabilir ki diye düşündüm. Sonuçta ikisi de yükseğe çıkmıyor mu? Kaybolacak halimiz yok ya. Zaten dikkatli baktığınızda sol taraftan yukarı çıkan yolun üzerinde iri kayalıklar olduğunu görülüyordu. Henüz yeni gibi dursa da, sağ tarafın kullanıma kapalı olduğu anlamına gelebilirdi. “Baksana. Sol tarafta kayalıklar var. Bu yol eski olduğu için kapatılmış olabilir. Yeni yapılmışsa haritalara yansımamış olmasını da açıklıyor.” Mantıklı şeyler söylüyormuş gibi hissettim. Chris başını onaylar biçimde salladı. “Evet. Sanırım sağdaki yolu kullanabiliriz. Ama bana pek yeni bir yolmuş gibi görünmedi” dedi. Önümden yürüyerek sağ taraftaki yola girdi. “Hadi gel ama bastığın yerlere dikkat et” dedi. Yola girdikten sonra kolumdaki saate baktım. Saat neredeyse 8 olmuştu. Sanırım biraz gecikmiştik çünkü hava erkenden ısınıyordu. Daha yola gireli çok olmamıştı ama burada yürümek çok güvenli hissettirmiyordu. Hatta neredeyse eğriydi. Yürüdükçe daha çok eğrileşiyor gibi hissediyordum. Eğimli dedikleri bu muydu? Yüksekten korkmadığım halde aşağı doğru baktığımda gördüğüm kayalıklar beni ürkütüyordu. Ağaçlar artık yok denilecek kadar azdı. Kayalıkları sadece aşağı doğru baktığımda değil yolda da görüyordum. Toprağın altında kalmış olanlar da vardı. Yolda tümsekler oluşturmuşlardı. “Acaba yolun böyle olması normal mi?” diye sordum önümde yürüyen Chris’e. “Neler olduğunu anlamadım. İstersen geri dönüp başka bir yol bakabiliriz.” Geri dönmek demek yola yarın çıkacağız demekti. Hayır… Bugün bunu yapmak istiyordum. Hem bu küçük bir problemdi. En baştan pes etmeyi düşünmüyordum. “Devam etmemiz senin için sorun olur mu?” diye sordum. Bir an durup arkasını döndü. Eğilip yanağımı öptükten sonra “Sen istediğin sürece, hayır.” dedi. Bunun coşkusuyla ellerimi birbirine vurdum. Döndü ve yola devam etmemizi aksi halde sıcakta zorlanacağımızı söyledi. Yarım saattir uçuruma tırmanıyor ve bir yere varamıyoruz gibi hissediyordum. Üstelik yol her adımımızda daha da korkunçlaşıyordu. Yürüyeceğimiz alan iyice incelmiş iki kişi sığamayacak konuma gelmişti. Yolun kenarındaki kayalar adım attıkça ara sıra aşağı yuvarlanıyor ve beni korkutuyordu.

kısa hikayeler

Eğer burada bir yılan görürsek, ne yapmalıyız?” Neden böyle şeyler düşündüğümü bilmiyordum ama çok da mantıksız gelmiyordu. Bir korku filminde gibi hissettiğimden beynim bu tür şeyleri düşünmeme izin vermiş gibi görünüyordu. Chris’in bu konu hakkında bir şeyler bildiğine emindim. Araştırmayı ve öğrenmeyi her zaman çok sevmişti. “Merak etme. Burada pek rastlanan bir durum değilmiş. Olsa bile sakince halledebiliriz ve yanımda bir acil yardım çantası da var. Ayrıca ben seni korurum.” Ah, evet. Biliyorum. Bunu gerçekten biliyor olmak, sadece laftan ibaret olmadığını bilmek beni rahatlatıyordu. Bir keresinde gerçekten yaralanmış bir tavşanı karavanımıza alıp iyileştirmişti. Daha sonra onu ailesine kavuşturmuştu. Neredeyse bir saattir yoldaydık. Hiç durmadan ilerlediğimizi fark edip seslendim. “Biraz dinlenmeye zamanımız var mı? Gerçekten yorulmuş hissediyorum.” Yolda durup oturabileceğimiz bir gölge yoktu. Hatta uzun süre aynı yerde durmak pek mantıklı görünmüyordu. Yol o kadar küçülmüştü ki bir yerde beklerseniz düşecekmiş gibi hissediyordunuz. Üstelik kayalıklar çıkıntılıydı. Fazla doğa olayı gördükleri belliydi. Uçları sivrileşmişti. “Evet şurada düz bir taş var oraya oturup bir su içebiliriz.” dedi Chris. Taşın olduğu bölüm dağın içinde gibi duruyordu. Küçük yoldan biraz fazla alanlı bir yer görmek mutlu etmişti. Hareket ettikçe aşağı sürekli olarak taşlar düşüyordu. Dikkatli adımlarla taşın üzerine oturduk. Buradan bakınca manzarayı görebilmiştik. Kaç dakikadır sadece aşağı bakıyor olduğumu fark etmiştim. Kafamı kaldırıp ormana ve içinden geçen nehre baktığımda bu yolu çekmenin biraz da olsa değdiğini hissettim. Sırt çantamı omzumdan indirip içinden suyu çıkardım. Suyu Chrise uzatıp çantadan iki tane Snickers aldım. Enerjimi yerine getirebilen bir çikolata olduğuna inandım tamdı. “Sence de yol tehlikeli sayılacak kadar dar ve yüksek değil mi? Ayrıca bastığın yerden taşların kaydığını da gördüm.” Gözlerini kapatmış suyunu içerken bir gözünü açıp bana baktı. Alnını silip saçını düzeltirken “Sorun olacağını sanmıyorum.” dedi. “İstersen bunu sana gösterebilirim.” Nasıl göstermeyi planlıyordu ki? Heralde haritadan bir şeyler gösterecekti. Birden ayağa kalkıp yolun kenarına doğru dikkatli bir adım attı. “Chris, ne yapıyorsun? Lütfen çok ilerleme!” dedim. Oraya yaklaşmasından kesinlikle hoşlanmamıştım. Chris’i orada uçuruma yakın görmek beni hem germiş hem de endişelendirmişti. “Hadi ama tatlım bak bir şey olduğu yok. Korkmanı gerektirecek bir yer değil. Yol gayet güv……ups”. “Chris!” diye bağırdım. Kenara çok fazla yaklaşmıştı ve üzerine bastığı kayalardan biri hareket etmişti. Kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başlamıştı. Ani bir şekilde ona doğru fırladım. “Dur!” dedi. “Hareket etmemeye çalış.” Şimdi hareket ettikçe toprak ayaklarımızın altından kayıp gidiyordu. Kendini orada tutabilmek için denge sağlamaya çalışıyordu. Eğer daha fazla hareket halinde olursak ayağının altındaki kaya aşağı yuvarlanabilirdi. Bunu yapmasına nasıl izin vermiştim? “Elimi tut Chris! Seni buraya çekebilirim, lütfen yapabileceğim bir şey söyle seni orada öyle bekletemem!” Bir yandan da aşağıya bakmamayı deneyerek panik yapmamaya çalışıyordum. Gelene kadar yeterince baktığım için hafızamda zaten kayıtlıydı. Yükseği ve sivri kayaları düşündüm. Düşünme, düşünme! Chris kıpırdamadan öylece duruyordu ve mantıklı bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Ona bu halde bakmaya bile dayanamıyordum ki düşerse ne yaparım bilmiyordum. “Tamam artık toprak kaymıyor. Bir adım atmayı deneyeceğim. Lütfen sakin ol.” dedi. Sakin olmakla uzaktan yakından alakam olmamasına rağmen “Evet, sakinim” dedim. Söylerken sesim titriyordu. Yavaşça hareket etmeyi denedi. “Ah! Hayırr!” Ayağının altındaki büyük kaya hızlıca aşağı yuvarlanmıştı. “CHRIS!!!” Bağırırken ağlamaya başlamıştım. Chris basacak bir yer bulamadığı için aşağıya sarkar halde kalmıştı. Eğer tutunacağı bir kaya bulamasaydı… Düşünmek istemiyordum! Şimdi sadece bir kayaya tutunmuş öylece kalmıştı. Düşen kayalardan bir kaçı ellerini ve kollarını çizmiş kanatmıştı. Daha fazla dayanamazdım. Ona doğru bir adım atıp elinden tutmayı deneyecektim. Adım atmaya yeltendiğim anca pişman olmuştum. Hayatımda bir daha yürümeyi bile ister miydim bilmiyordum. Benim yüzümden orada asılı duruyordu ve şimdi yine benim yüzümden suratına taşlar düşmüştü. Acı içinde inlemesini duydum. Attığım adım yüzünden tutunduğu kayanın altındaki taşlar yüzüne doğru düşmüştü. “Chris!” Ağlamayı bırakamıyordum. Hiç bu kadar işe yaramaz hissetmemiştim. “Tamam, tamam ben iyiyim, sakin ol ağlama ve çantadaki telefondan bir yardım çağır” dedi. Kendime inanamıyordum. Bunun için neden onun söylemesini beklediğimi anlayamamıştım. Düşünme yeteneğimi resmen kaybetmiştim. Çanta oturduğumuz taşın üzerinde duruyordu. Oradan bir adım uzaktaydım. Dikkatlice eğilip çantaya uzandım. Fermuarını açıp telefonu elime aldım. “Nereyi aramam gerekiyor?” sesim o kadar titriyordu ki ben mi konuşuyorum anlamıyordum. Kendimden nefret ediyordum. Bunu nasıl bilmiyor olurdum? “Hızlı arama 4” dedi. Sesindeki yorgunluğu duydukça kendimden iğreniyordum. Ona bir şey olmasına asla izin veremezdim. Onun yerinde olmayı hak eden bendim. Buraya gelmek için uzun süre ısrar etmiştim. Bu yolu ben seçmiştim. Bunu bir daha asla yapmayacaktım. Telefon bir kaç kez çaldıktan sonra orta yaşlarda biri cevapladı. “Evet?” dedi. Ağlamamı durdurmaya çalışsam da sesimin tonunu ayarlayamıyordum. İstemsizce bağırarak “LÜTFEN YARDIM ET!!! Kayalıklardan aşağı düşüyoruz lütfen bizi kurtar!” Adam sesimdeki paniği duyunca aceleci şekilde “Tamam sakin olmayı dene ve bana nerede olduğunuzu tarif et” dedi. Olduğumuz yeri ve sağ taraftaki yoldan bahsettim. Adam panikle “Ne?” dedi. “Orada ne işiniz var?” Kızar bir sesle konuşmaya başlamıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. “O yol kapalı olmalıydı. Girişte tabelayı görmediniz mi? Oraya çıkmamalıydınız. Birçok insan orada hayatını kaybetti ve kullanıma kapanmıştı.” Bunları bana neden anlatıyordu? Tabelada görmemiştim. Kendimi düşünmeye zorluyordum. Yolun girişini hatırlamaya çalıştım. Hayır, orada bir tabela olmadığına emindim. “Tabela yoktu ve diğer yolda kayalar vardı, şimdi suçlamayı bırakıp bize yardım edecek misiniz! Erkek arkadaşım bir kayaya tutunmuş yardım bekliyor lütfen acele edin LÜTFEN!” dedim. Adam birkaç kişiye seslenip bize yönlendirdikten sonra tekrar telefona döndü. “Çok kötü. Orası kapalı olmalıydı fakat üç gün önceki fırtınada dağdan kayalar yuvarlanmıştı. Sanırım bu tabelayı ve diğer yoldaki kayaları açıklıyor. Orada olmamalıydınız” Burada olmamalı mıydık? Ben ne yapmıştım? Chris benim yüzümden ölecek miydi? Nefes alamıyordum. Telefonun elimden düşmesine engel olamadım. Başım dönmeye ve gözlerimin önü kararmaya başlamıştı. Artık sesleri de işitmekte zorluk çekiyordum. Telefonu düşürdüğüm için Chris’i telaşlandırmıştım. “Bebeğim, neler oluyor? Gelecekler mi? Gücümü kaybetmeye başlıyorum” Kendimi toparlamaya çalıştım. Ona daha fazla zarar veremezdim. En azından bir kere olsun doğru bir şey yapmalıydım. Mide bulantımı bastırmaya çalıştım. “Evet! Chris!” hıçkırmaktan konuşamıyordum. “Sakın bırakmayı düşünme çünkü geliyorlar! Buradan çıkacağız sadece dayan!” Bir adım atıp aşağıya baktım. Dünyada bakmayı en çok sevdiğim insana bakmak şimdi içimi parçalıyordu. Her şey benim hatamdı. Kendimi bu yüzden asla affetmeyecektim. “Chris” dedim hala ağlayarak. “Özür dilerim. Buraya gelmek için seni zorlamamalıydım. Hepsi benim suçum, seni kurtaracağım” Gözleri bana umutla bakıyordu. Onu burada son kez görecek olma ihtimalini düşünmemeye çalışıyordum. Kendimi kontrol edebilmeli ve ona yardım etmeliydim. Bir anda gürültü olmaya başlamıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışarak etrafıma bakındım. Lütfen bir yerlerden kayalar düşüyor olmasın! Bu olmasın. Hava serinleşmeye başlamış sert bir rüzgar oluşmuştu. “Bunun yardımı olmuyor” dedi Chris. Onu daha da zorlamıştı bu durum. Dayanamıyordum. Ses ve rüzgar gittikçe yakınlaşıyordu. Kafamı yukarı kaldırıp sesin geldiği yöne doğru bakmaya çalıştım. Ağlamaktan gözlerim şişmiş ve ışığa duyarlı hale gelmişti. “CHRIS!” diye sevinç çığlığı attım. “Geldiler!!! Bizi kurtarmak için geldiler!” Helikopter Chris’in tam üzerinde durup alçalmaya başlamıştı. Rüzgarın etkisiyle hareketlenmeye başlayan kayalar beni korkutuyordu. Az kalmıştı, lütfen bir şey olmasın diye dua ediyordum. Helikopterden bir adam sarkmış ve Chrise doğru iniyordu. İçimden ettiğim duaların başka ne zaman bu kadar çok kabul olmasını istediğimi hatırlamıyordum. En sonunda Chris’e elini uzatmış ve kolundan yakalamıştı. Şu an başka hiçbir şey onun sağ salim helikoptere girmesinden daha önemli değildi. “Sizin için bir iple geri geleceğim” dedi adam bana. Gerçekten kendimi düşünmüyordum. Beni burada bırakmaları umrumda bile değildi. “Sadece onu kurtarın lütfen!” dedim. Onun kurtulması demek benim yaşıyor olmam demekti zaten. Onsuz alacağım nefeslerin ne değeri olacaktı ki? Artık ağlamaya gözyaşım kalmamıştı. Chris’i helikoptere aldıklarında derin bir nefes alabilmiştim. Bayılmamak için kendimi tuttuğum dakikalar sona ermişti. Adam tekrar iple inerek beni de yukarı çıkarmıştı. Onu orada güvende görmek beni tekrar yaşıyor hissettirmişti. “Chris, çok özür dilerim” dedim. “Ben iyiyim, bak kurtulduk hadi toparlan artık” dedi. Bu haliyle bile beni düşünebiliyordu. Bense grip bile olsam huysuz ve agresif olurdum. Bu dünya için fazla iyi bir kalbi vardı. ve ben onu sonsuza kadar seveceğime yemin etmiştim. “Bir daha asla seni istemediğin bir şeyi yapmaya zorlamayacağım. Seni seviyorum” Ellerimi tutup “ben de seni seviyorum” dedi. Hastaneye doğru giderken ona bir ağrı kesici vermişlerdi. İlacın etkisiyle uykulu hale gelmişti. Gözlerini kapattığında onun o güzel yüzüne bakıp geçen 2 saati düşünüyordum. “Artık hayatımda senden daha değerli hiçbir şey olmadığını çok iyi anladım” dedim içimden. Bu halde olması benim sorumluluğumdaydı. Bencillik edip onu paraşüte zorlamamış olsaydım bu kadar korku dolu anlar yaşamamış ve yaralanmamış olacaktı. Onu bile bile incittiğime inanamıyordum. İstediğim ne olursa olsun bunu ona kabul ettirmeye asla zorlamayacaktım. İstediğim şeyler bana güzel görünüyor olabilirdi. Ama bundan daha önemli bir şeyin olduğunu fark etmiştim. İstediğim şeyleri onunla birlikte yapmak. Onu kaybetmeyi göze alamazdım. Bugün ona bir şey olsaydı, kendimi bir odaya hapsedip ölmeyi bekleyebilirdim. Nefes almanın değerini seninleyken biliyormuşum ben. Yüzünü avuçlarımın içine aldım. Gözlerinin içine bakabildiğim zamanlarımızı hatırladım. Bir daha asla bu anlardan yaşayamayabilirdim. Gözlere bakıp yüzünü hafızama kaydedemeyebilirdim. Yüzü yara içindeyken bile ne kadar masum göründüğüne baktım. Kendi kendime ona sahip olmanın anlamını bir daha asla unutmayacağıma söz verdim.


kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler, kısa hikayeler

Yazar: Fatma Uçkan

Sanat & Hobi kategorisinden diğer hikayelere göz atabilirsiniz. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir