Hobi Yazıları

Kısa Hikayeler – 4 Saniye

Kısa Hikayeler


Gün ışığı perdenin arkasından yüzümde sıcaklığını hissettirirken, annemin kahvaltı nidası ile uyanmıştım. İlk onun sesini duymayı her zaman çok sevmiştim. Zaten neredeyse her gün bu sesle uyanırdım. Gözlerimi henüz açamadan aşağıdaki güzel kokuyu içime çektim, yerimden kalkmak için sabırsızlanıyordum. Ellerimi kafamın arkasına götürdüm. Her zamanki gibi kedim de yastığımın üzerinde uyuyup beni yastıktan men etmişti. Yumuşak tüyleri geldi elime. Ne zaman uyurken ona dokunsam mmmm diye mırlar beni kendine aşık ederdi. Bir kedi ne kadar uysal olabilirse o kadar uysal ve sevecendi. Bir elimle tüylerini severken gözümü hala açamamıştım. Artık aşağı inip bir an önce kahvaltıya dahil olmak istiyordum…

Yataktan çıkıp aşağı inene kadar ki anı o kadar hızlı geçmiştim ki sonra düşününce anımsayamadım. Beynim o kısmı çoktan silmişti. Bugün nedense kendimi uçuyor gibi hissediyordum ve bunun yanındaki tek duygum mutluluktu. Bir an içinde kendimi kahvaltı masasında buldum. Babamda burada olduğuna göre en sevdiğim günlerden biri yaşanıyordu. Pazar günüydü bugün, babam çalışmıyordu. Belki de kahvaltıyı yapıp sinemaya giderdik. Sinema günleri bizim için özeldi. Babam bir tek pazar günleri evde oluyordu bunu da beni mutlu etmek için geçiriyordu. Kahvaltı için annem krepleri yapıyor, babam portakalları sıkıyordu. Her zamanki gibi radyoyu açmışlar, müzik dinliyorlardı. Annem ve babam arasındaki sevgiye her zaman özenmiştim. Birbirlerini kırmamak için özel bir çaba harcarlardı. Annem tabaklara krep koyup dönerken babamla dans ediyorlardı.

Kendimi onları izlemeye dalmış halde bulduğumda farklı bir şey fark etmiştim. Kafamın içinde bir rüzgar sesi var gibiydi. Rüya mı görüyordum? Aslında onların yanında olmadığımı düşünmeye başladım. Uzaktan izliyor gibiydim. Ayağa kalkıp yanlarına gitmek istedim. Beni görmediklerini anlamamam çok uzun sürmüştü. Hala dans ediyorlardı. Seslenmek istiyordum ama dudaklarımı açıp bir kelime dahi edemeyeceğimi anladım. Gittiklerini hatırladım. Hayatımda olmadıklarını. Deliriyor muyum? Deliriyorsam bile düzelmek istemiyordum. Burada onları izleyerek geçirmek istiyordum bundan sonraki hayatımı0. Rüzgar artık sadece sesten ibaret değildi. Gözlerimi acıttığı için kapatmak zorunda kaldım. Saçlarımı hafif hafif savurmaya başlamıştı. Hislerim karışmaya başlamış gördüklerim yerini bir boşluğa bırakmıştı. Mavi bir boşluk. Sanki gözlerimi açmamı söylüyordu bir ses. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Nefesimin bir anlığına kesildiğini bedenimin ağırlığını kaybettiğimde anladım. Tek istediğim annem ve babamın dansını izlemekti ama şu an onlardan hem çok uzaktım hem de onlara çok yaklaştığımı biliyor gibiydim. Gözlerimi açmamaya zorlasam da açtım…

——————————————————————


Grace ile çimlerde uzanmıştık, gözlerimi açtığımda masmavi gökyüzünü gözlerimin en içinde hissettim. Mavi boşluk bir anlam kazandı. Burada uyuyakalmıştım sanırım. Hafif esen rüzgarda bunun kanıtı gibiydi. “Hadi Rile! Evet çok seviyorsun çimleri ama akşama çok işimiz var.” dedi Grace o mükemmel ses tonu ile. Ellerini beni kaldırmak için uzatırken gözlerinin içi gülüyordu. Buranın hemen yanında gezmeye bayıldığımız bir süper market vardı. Oraya gidiyorduk. Grace bütün neşesi ile bir şeyler anlatıyordu. Beyaz spor ayakkabıları ve üzerinde her zamanki beyaz tişörtlerinden biri vardı. Tişörtündeki çim lekesini bana gösterip bir şeyler söylüyor ama neşesi asla bitmiyordu. Kestane rengi uzun saçları dalgalandıkça parfümünün kokusu etrafa yayılıyordu. Biçimli çene hattı ve güzel ela rengi gözleri hayatta her zaman görmek isteyebileceğiniz o görüntülerden biriydi.

Marketin önüne geldiğimizde içimde garip bir ürperti hissettim. Bu hayatta, belki de beni en mutlu eden şeylerden biri market gezmeleriydi. Biraz yorulduğumu düşündüğüm bir zaman dilimine geçmiştim. Bu geçiş beni o mutluluktan az da olsa uzaklaştırmıştı. Eğilip elimdeki sepetin içine baktım. Çoktan bir sürü şey almıştık. Aldığımız şeylere bakılırsa da belli ki akşam eğlenceli bir aktivite bizi bekliyordu. Grace’e göz ucuyla bakındım ama göremedim. Raflar arasında onu aramayı düşündüm. Birkaç raf geçtikten sonra bir yerde donakaldım. Grace’i aramam gerektiğini biliyordum, bu beynimde büyük bir sesle çınlıyordu. Buna rağmen olduğum yerden hareket edecek ruh haline geçememiştim. Raflar arasında gezerken tesadüfen gördüğüm, gri raflardan birindeki fotoğraf çerçevesi, donup kalmama sebep olmuştu. Yaklaşık 5 dakika boyunca aynı yerde durup donuk bakışlarla çerçeveyi inceledim, aslında tam şu anda zaman kavramını kaybettiğimi düşünüyordum. Kafamı çerçeveden kaldıramıyordum ama etrafta çok insan kalmadığını fark ediyordum, Grace nerede bilmiyordum. Kendimi bir filmin içinde gibi hissetmeye başlamıştım. Hiç olmak istemeyeceğim bir film gibiydi. Bu hissi benzeteceğim bir şey varsa o da bayılmaktı. Bayılmaktan nefret ediyordum çünkü bayıldığım anlardaki bir saniyeler bana yıllar gibi geliyordu. Annem ve babamla yan yana olabiliyordum ancak ayıldığım zaman hepsinin sadece bir saniye sürdüğünü ve gerçek olmadığı gerçeği ile dibe çakılıyordum.

Odağımı çerçeveye çektim. Baktığım çerçevenin içinde annem ve babamın dans etmesini değil de odamdaki çerçevenin neden bir markette, rafta olduğunu merak ediyordum. Oysa ki gerçekte bu sadece bir fotoğraftı. Onların dans ettiğini görmek istediğim bir an beynimde bir şimşek gibi çaktı. Tam o anda kendimi kaybetmek üzereyken, donuk bakışlarımı ve bütün odağımı bir anda bölecek kadar yüksek ama bir o kadar da uzak bir sesin haykırdığını duymaya başlamıştım. Ses, içimi ısıtan bir tonda garip bir hikayenin son anını bana anlatıyor gibiydi. Bakışlarımı annem ve babamdan çekip sesin geldiği yöne doğru bakma zorunluluğu hissettiğim için kafamı çevirdim. Marketin gri ile döşenmiş raflarından başka hiçbir şey göremiyordum. Bir anda uzun süre nefes almayı bıraktığımı fark edip içime büyük bir nefes çekerken gözlerimi sadece bir saniyeliğine kapattım. Bir acı hissediyordum bacağıma yakın bir yerde. Ama hissettiğim şey bu acıdan öteydi. Farklıydı. Bir el bana uzanmış ama ben yok saymıştım. Neden tutamadım elini?

Yaşadığım panik ile geri geri attığım adımlar ve sürekli, tekrar tekrar almaya çalıştığım nefesim başımı döndürmüştü. Adımlarımı kontrol edemeyerek raflardan birine çarpıp yere düşmüştüm. Korku, heyecan, adrenalin neydi bu? Ortada hiçbir şey yokken bile nasıl bütün vücudumu bu şekilde esir alabiliyordu bu duygu? Daha önce tatmadığım ama hissetmeyi asla istemeyeceğim bir duygu olduğunu düşündüm. Yanağımdan aşağı akan sıcaklığın göz yaşım olması beklenmedik bir şey değildi. Elimin tersi ile yüzümü sildim. Ne olmuştu? Kafamı hareket ettirmeye çalışınca hissetmiştim acıyı. Elime baktım, kırmızıydı. Neden elimde kan vardı? Bunların hepsi sadece bir saniye de mi olmuştu? Bir saniyeliğine gözlerimi kapattığım anı düşünmeye zorladım kendimi. Nasıl? Gözlerimi kapadığımda üzerimde uçan bir kuş, yanlış bir şeyler yapmışım da bana kızıyormuş ama daha çok acı ile kıvranan bir surat ifadesi ile bana elini uzattığını düşündüğüm Grace ve arkasında bulutlar vardı. Düşüncelerimin karıştığını ailemi görmenin beni bu hale getirdiğini sandım. Düşüncelerim beni boğmadan önce bu sefer gerçekten gözlerimi açtım…

——————————————————————


Yüzümde devam eden bir sıcaklık vardı. Şimdi bana uzanan eli tutmak zorunda hissetmiştim. Hava kararmaya başlamış, kar hafif hafif yağmaya devam ediyordu. “Hadi ama hile yapıyorsun!” dedi Grace elimdeki kar topunu göstererek. “Sana yardım ediyorum beni vuramazsın!” dedi. Gülerek benden uzaklaşmaya başladı ben düştüğüm yerden kalkarken. Evet bu kartopunu ona atmak için yapmıştım ama düşmek değildi planım. Planımı bozan kişi Kevin’di. Yüzümdeki sıcaklığın sebebinin çarpan kartopu olduğunu anlamam birkaç saniyemi almıştı. Az önce ailemi düşünmüş olmalıydım ki içimde acısını hiç dindiremediğim bir boşluk oluşmuştu. Gökyüzüne çevirdim bakışlarımı. Hava kararmaya yakındı hala. Yere düşmemden olacak ki kafam karışıktı. Gördüğüm kuşu hatırladım. Bu havada kuş burda ne yapıyordu ki? Ben bunları düşünürken bir kartopu daha yemiştim sırtımdan. “Hadi ama! Ben çok üşüdüm artık içeri girelim.” dedi Grace. Gülerek “Zaten Rile pek iyi görünmüyor.” diye ekledi. Elimdeki kartopunu hak etmişti şimdi. Çığlık atarak cafeye koştu, Kevin’de peşinden içeri girdi. Kapının önünde eldivenlerini ve şapkalarını çıkarmaya çalışıyorlardı.

Dışarıdan bir bakış attım. Her zaman takıldığımız cafeydi burası. Olmayı en sevdiğim yerlerden birinde olmayı en çok sevdiğim insanlarla birlikteydim. Cafenin dışı ışıklarla donatılmıştı. Senenin bu zamanları Jason’ın en sevdiği dönemlerdi. Kar ya da yağmurlar geldiğinde bu dize ışıklar depodan çıkar ve bütün misafirperverliği ile dışarıda yerlerini alırlardı. Benim en sevdiğim sarı olanlardı. Sarı ışık her zaman daha fazla sıcaklık katıyordu buraya. Zaten diğer insanların da bunu bilmeye ihtiyacı vardı. Burası bulabilecekleri en sıcak yerlerden biriydi. Gelen herkes kibar ve sevecendi. Böyle olması vazgeçilmezliğini ilan ettiriyordu. Kevin ve Grace’e baktım son kez. Orada hiç olmamalıymışım gibi hissettim. Burası artık benim yerim değil gibiydi. Gülüşüm hızlıca ama isteksizce yerini mutsuzluğa bırakıyordu. İçimi kaplayan hüzün omuzlarıma ağır gelmiş beni yere çekmeye başlamıştı sanki. Camın önünde dışarının manzarasını en iyi gösteren masayı her zaman bize ayırırdı Jason. Bugün de öyle yapmıştı. Masanın üzerinde her zaman minik mumlar olurdu. Her geldiğimizde farklı mumlar görürdük çünkü mumları sevdiğimizi bilirdi. Bugün en sevdiklerim vardı. Bu mumları bir vitrinde görmüş ve Jason için satın almıştım. O da bizim masamıza koymuştu.

Tek bir sorun vardı. Ben hala camın dışından bakıyordum. Oraya gidecek yeterli gücü ve enerjiyi kendimde bulamıyordum. Hissettiğim hüzün yerini paniğe bırakıyordu. Nefesim yine düzenini kaybetmiş boğuluyor gibi hissettiriyordu. Daha fazla ayakta kalamayıp karların içine dizlerimi çökmüştüm. Dizlerime batan çakılların garipliğine aldırış edemiyordum çünkü gözlerimdeki acı daha baskındı. Gözümü kapatmaktan neden bu kadar korktuğumu anlamaya çalıştım. Düşüncelerim bulanıklaşmaya başlarken nefes alma ihtiyacımın farkına varamıyordum. Bir saniye bile kapatmak istemiyordum gözlerimi. Her şeyi kaybedeceğimin farkındaydım belki de. Burayı bırakmak istemiyordu bedenim. Bakışlarımı yere çevirdim. Kar erimeye başlamış, yerini derin bir su gölüne bırakıyordu. Gözlerimin acısı bana ağır gelmeye başlamış ve ellerimle kapatmaya zorlamıştı beynim. Gözlerimi kapatır kapatmaz bir şimşek çakmıştı. Karanlığın içinde, şimşeğin aydınlatması ile Grace’i gördüm. Bana doğru eğiliyor gibiydi. Üzerindeki kuş bana marketi hatırlatmıştı. Daha şimşeğin sesini bile duyamamışken nasıl bu kadar çok şey düşünebilme fırsatım olduğunu anlamamıştım. Kafamın içinde bir TV açık ve karşısında uyukluyormuş gibi hissettim. Yaşadığım bir saniyelik paniğin sonucunda beynimin istismarına dayanamayarak gözlerimi açmak zorunda kaldım…

——————————————————————


Büyük bir çığlık atmak için suyun içinden kafamı çıkarmaya çalışıyordum. Sudan kurtulduğumda çığlık atamamamın sebebinin nefes nefese kalmam olduğunu fark ettim. Görüşümü kazanmaya çalışırken öksürmeye başlamıştım ki biri beni kucaklayıp sudan çıkmama yardım etti. Beni kuma bıraktığında ellerim istemsiz olarak dizlerime gitti. O an attığım istemsiz çığlık etraftaki herkesin dikkatini üzerime çekmeme neden olmuştu. Dizlerimdeki acıyı bu şekilde hissetmeye başlamıştım. Elimle gözlerimi ovuşturup bulanıklığın gitmesini hedefliyordum. Karşımda ilk gördüğüm kişi ile birlikte yaşadığım korku dolu hisler sona ermişti. Giden korkunun yerini gözyaşım ve aslında güven almıştı. Karşımda babam vardı. Elinde kremlerle koşarak yanımıza gelen annem de saçlarımı düzeltip yüzümü öpüyor ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Diğer insanlardan oluşan bir çemberin içindeydim. “İyi misin Rile?” dedi babam gözyaşımı silerken. Onun güvenine daha fazla karşı gelemeyip gülmeye başladım. Etraftaki insanlar da rahatlamış bir gibi nefes alıp gülmeye başladılar.

Bütün heyecanın sebebi olan ben, iyi olduktan sonra hep geldiğimiz o plaj yine mutluluk seslerine karışmıştı. Bu plajda olmayı çok seviyordum. Annem yanında hep meyve getirirdi. Plajdaki herkes birbirini tanıyordu çünkü küçük bir kasabaydı yaşadığımız yer. Herkes birbirine bir şeyler ikram eder güzel oyunlar oynanırdı. Her çocuğu tanırdım. Çok fazla çocuk vardı benim gibi. Hepsi ile çok iyi anlaşırdık. En önemlisi de Kevin ve Grace’di. Grace kasabaya geçen yıl gelmişti. Babası doktordu ve kasabaya tayin olmuştu. Kevin ve ben başta Grace’in yalnız kalmasından korktuğumuz için arkadaşlık yapmak istemiştik ama sonradan Grace ile çok iyi zaman geçirdiğimizi anladık. O günden sonra bütün oyunlar 3 kişilik olmuştu. Dizlerim çok kötü değildi ve ayağa kalkıp oyun oynamaya gitmek için sabırsızdım. Su içinde neden uzun süre kaldığımı sordu babam.

Kafamı denize çevirdim. Buradaki su çok berraktı ve çocuklar için mükemmeldi. Çünkü derinliği ilk kısımlarda çok azdı, içinde otursam bile su kafamı geçmiyordu. Suya gidiş anımı düşündüm. Ne yapmak için beklemiştim o kadar? Denizin içinde yakınlardaki bir arkadaşım bana suyun altını görebildiğini söylemişti. Ona inanmayıp kendim görmek istemiştim. Denizin içinde bacaklarımın üzerine çöktüm. Kafamı suyun altına sokup denizin güzel görüntüsünü görünce öylece beklemiştim. Nefesimin bu kadarına dayanacağını sanmıştım. Aslında bilincimin bulanıklaştığını anlayamayacak yaştaydım ama gözlerimin yanmasına karşı koyamadığım için kafamı denizin dışına çıkarmak için ayağa kalktım. Nefesimin yetersizliği ve dizimin acısı ile paniğe kapılıp benim için çok sayılabilecek bir çığlık atmıştım. Babamın burada olması her şeyi güzelleştirmişti. Bütün o korkunun ve paniğin yerini güvenin almasını bir tek o sağlayabilirdi.

Oyuna geçmeden önce dizlerimin temizlenmesi gerekiyordu. Annem elimden tutup beni şezlonga oturtmuştu. Ellerimden tutanın annem olması bütün hayatım boyunca yaşadığım zorluklar karşısında beni güçlü tutabilirdi. Artık küçük bir çocuk değildi o şezlongda oturan kişi. Hala ellerimdeki sıcaklığını en derinden hissediyordum, beni hiçbir yerde yalnız bırakmayacağından emin olduğum ilk kişiydi. Gözlerimin içine bakıp gülümsedi, o karşımda böyle gülümserken içimden kopup giden her şey anlamsızlaştı. Bir tek o kaldı karşımda. Bütün yüzünü incelemek istiyordum ama gözümde biriken yaşlar bana izin vermiyordu. Duyduğum bütün sesler yerini büyük bir sessizliğe bıraktı. Sadece onu ve gülüşünü görüyordum. Kalbimin içinde yanan ateşi söndürebilecek kimse yoktu. Yanağımdan akan yaşı durdurabilecek hiçbir güç yoktu. Orada değildi. Bana yardım elini uzatmak için yanımda değildi. Hava kararmaya güneş yerini bulutlara bırakmaya başlamış kulağımdaki sessizlik şimşek sesleriyle bozulmuştu. Esen kuvvetli rüzgar bütün plajı dağıtmaya başlamış, başımı döndürüyordu. Görüşümü yeniden kaybetmeye başlamış olsam bile buna direnme ihtiyacı duymuştum. Sanki etrafım tamamen bir puzzledan ibaretti ve rüzgar onu dağıtmak için elinden geleni yapıyordu. Annemi ve babamı da ellerimden alıp uçurmaya çalışıyordu. Dağılan görüntüyü engellemeyi bütün kalbimle istiyordum ama durduramazdım. Bu işkenceye daha fazla dayanamazdım.

Kafamı iki elimin içine alıp kulaklarımı kapattım. Öne doğru eğilip gözlerimi sıkıca kapatıp bağırmaya başladım. Yaşadığım bu an, tüm hayatımda biriktirdiğim acıların bir birleşimi gibi beni yıkmaya çalışıyordu. Tarifini bulamadığım, en sevmediğim insanların bile yaşamasını istemeyeceğim bu an, beni yanında götürüyordu. Geriye benden hiçbir şey bırakmak istemiyordu. Düşüncelerimdeki kelimeler harflere ayrılıp gökyüzüne yayılıyordu. Beynim uyuşuyordu. Gördüğüm güzel anlar sadece bir yansımaydı. Bir apartmanın çatı katında Grace acı içinde bana bakıyordu. O çatı katı, Grace’in yüksekten hoşlanmadığı için gelmek istemediği ama benim ısrarıma dayanamadığı, bütün kasabanın en güzel manzarasına sahiplik yapan yerdi. Benim için gelmişti. Ayağıma oradaki değersiz, küçük bir çivinin batacağını ve dengemi kaybedeceğimi bilmiyordu. Belki de biliyordu. O anlamsız çivinin orada olduğunu bildiği için sevmiyordu belki de orayı. Bunu hatırladıktan sonra yüzündeki acıyı daha iyi okuyabilmiştim. Annemin yokluğunda bana şu an asla açamayacağı kanatlarını açmıştı. 8 yıldır beni annem gibi korumak istemişti. Her mutlu anımı, o yaratmıştı. Beni boşluktan tutup çıkarmış, ne düşündüğümü her zaman bir bakışla anlamıştı. Hiç yalnız bırakmamış ne zaman yardıma ihtiyacım olsa elimi tutmuştu.

——————————————————————


Şimdi de ellerini bana doğru uzatıyordu ama ben hareket edecek zamana sahip olmadığımın farkındaydım. O bana ellerini uzatırken ben her geçen saniyede ondan çok uzaklara gidiyordum. Gökyüzünde, Grace’in üzerinde uçan bir kuş vardı. Bu, bana onun bir yansıması gibi gelmişti. Artık bana kanat olamayacağı için kanatlarını bırakmış gibiydi. Bulutlar berrak, hava açık ve güzeldi. Hayatımın en güzel anılarını, anıların güzelliklerinin aksine, belki de en acı geçişlerle görmüştüm. Bunların hepsi sadece 4 saniye sürecekti. 4 saniyeye 4 mükemmel anı sıkıştırmak mümkün müydü? Hayatımın son 4 saniyesinde geçmişimi bir film gibi izlemiş, kaybedeceğimi bile bile kaybetmemeyi isteyip acı çektirmiştim kendime. Gözlerimi hiçbirinde kapatmak istememiştim çünkü biliyordum ki eğer şimdi kapatırsam bir daha asla açamayacaktım. Grace’e ise onun hayatı boyunca devam edecek bir acı bırakmanın suçluluğunu her şey bitmeden önce bütün kalbimde hissettim.

4 Saniye, 4 Saniye, 4 Saniye, kısa hikayeler, kısa hikaye örnekleri, hikaye örneği, kısa hikaye, dram hikaye, dram, kavunlu



Hayat bazen böyledir…



Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler, Kısa Hikayeler

Yazar: Fatma Uçkan

+Diğer hikayeler için “Sanat” kategorisini ziyaret edebilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir